Kültür Seyahat

10 Ağustos 2020
İstanbul’un Ahşap Evleri 

Günümüzde çoğu insan için masal gibi gelse de 1960’lı yıllarda bile İstanbul’un büyük bir bölümü ahşap evlerle kaplıydı. 15’inci ve 16’ncı yüzyıllardan günümüze "Türk Evi" geleneğinin en sıra dışı örneklerinin vücut bulduğu İstanbul, bir zamanlar ahşap konut dokusuyla birlikte gelişen kendine has bir yaşama kültürüne de sahipti. 

İstanbul’daki ahşap evler Avrupalı gezginler için büyük bir merak konusuydu. Evlerin cumbası, tahta kapılar, sofa, hızlıca kapanan pencereler… 17’nci asırdan itibaren şehri ziyaret eden gezginler İstanbul evlerinin kapısından içeri göz atabilmek için nasıl çabaladıklarını anlatırlar. Seyahatnamelerde bazen bu evlerin ve içindeki yaşamın uzun uzun anlatıldığı görülür. 

Bu geleneğin örneklerini eşsiz fotoğraf kareleriyle “İstanbul’un Kaybolan Ahşap Konutları” kitabında ölümsüzleştiren Prof. Dr. Reha Günay, bu evlerin gezgin seyahatnamelerinde şu şekilde yer aldığını anlatır: “Gravürlerde dar bir sokak üzerine taşan, ara sıra çıkmalar, konsollar, furuşlar, saçaklarla bir başka dünya gözlerinizin önüne serilir. Hele yalılar, o su üzerine uzanan ahşap evler, denize açılan pencere camları, suda titreşen gölgeler ve ışıklar! Sanki yalı önünden geçen üç çifte kayığın şıpırtılarını duyarsınız. Bu resimlere baktıkça insan kendini bambaşka bir ortam içinde bulur. Bu ortamın o dönem dünyasında başka bir örneği yoktu.” 

Peki, İstanbul’da neden evler ahşaptan yapılıyordu? Reha Günay, bunun temel nedeninin ahşap evlerin kâgir (taş ya da tuğladan) yapılara kıyasla hızlı ve az maliyetli inşa edilebilmesi olduğunu söylüyor. “Yangın gibi büyük tehlikeleri beraberinde getirse de İstanbullu ahşap evi tercih ediyordu. Dönemin zanaat geleneği ve loncalar sayesinde ahşap evler çok hızlı inşa edilebiliyordu. Osmanlı, hizmet için yapılan binaları kâgir olarak yapıyordu. Bu sayede çok daha dayanıklı ve uzun süre hizmet verebilecek yapılar inşa edebiliyordu.”  

İnsana faniliğini ve dünyanın geçici olduğunu hatırlatan ahşap evlerle ilgili en büyük korku yangındı. Neredeyse kentin tamamı ahşap olduğu için yangınlar neredeyse tüm semti yok edebiliyordu. Tarihte birçok büyük İstanbul yangını anlatılır. Tam da bu nedenle evde ateş kullanırken çok dikkatli olunur, çocukların eline kibrit verilmezdi. Örneğin, patlıcan mevsimi yangınları meşhurdu. Patlıcan kızartılan tava çok hızlı bir şekilde alev alıp yangına neden olduğu için bu isim verilmişti. “Yangın çıktığında bütün mahalle, sokaktan geçenler bile yardıma koşardı. Yangına yakın evlerde önlem almak üzere evin damına bir gönüllü çıkardı, diğer insanlar da çeşmeden eve kadar bir zincir oluşturur ve damı, ahşap kaplamayı ıslatarak yanan evden sıçrayan ve rüzgârla uçuşarak dama ulaşan bir tahta parçasının bu evi tutuşturmasını önlemeye çalışırlardı. Hatta yanan evden akkor hâline gelmiş çivilerin fırlayıp diğer evleri tutuşturduğu söylenirdi.”